An Gelir

İnsanoğlunun yaşama bağlılığında üç temel unsur vardır kanımca:

  1. Mutlak mutluluk
  2. Aşk
  3. Hayatın anlamını bulmaya çalışmak

İlk maddeye âlimler, bilge insanlar ve ermişler dışında kimsenin ulaşamayacağı düşüncesi içerisindeyim.

İkinci maddeyi şairler, yazarlar yaradılıştan bu yana konuşmalarına, yazılarına konu etmişlerdir. Özneldir. Burada aşkın tarifini sorsam okuyan kişi sayısı kadar farklı cevap olur elimizde. Aşk üzerine edilmiş bir şiir, bir cümle, bir kelime hatta ve hatta bir ses bile hepimizde farklı hissiyatlar uyandırır. Tabii hiç aşık olmamışsanız veya aşık birini dikkatle incelememişseniz, aşk diyince aklınıza “insanın böyle midesinde kelebekler uçuşturur” gibi basmakalıp, sıradan, avam tanımlar gelir. Ama aşık olduğunuz gün tanımınızın değişimini fark edeceksiniz ve lütfen bana ulaştırın, merak ediyorum çünkü.

Şimdi hızlı bir geçiş yapalım ve yazının asıl amacı olan üçüncü ve son maddeye geçelim. Hayatın anlamını bulma uğraşı, gerçekten insanları yaşama bağlar mı? Kanımca bağlar, tabii bulduğunuzu düşünmüyorsanız!

Geçenlerde sahilde bir arkadaş grubumla çay içip sohbet ediyorduk. Ortalamanın üstünde boyu olan sıska biri geldi oturdu. “Bir iki milyarınız var mı?” diye sordu. Herkes birbirine bakıyor ama ses yok. “Bir iki lira diyecektin herhalde,” diye bölündü o sessizlik. Laf lafı açtı; mevzu hayata, inançlara geldi. Ve evet o meşhur cümle sardı ortamı: “Bu hayat parasız anlamsız. Bir hiçlik!” Sadece altı kelime; hayatı, fikir dünyası hakkında birçok şeyi ortaya seriyordu. Bir çeyrek saat böyle olmadığını, yaşça küçük olduğunu, hayatın ona yeni kapılarla geleceğini söyledim. Sanki aramızda bir duvar vardı da cümlelerim ona çarpıp geri dönüyordu bana. Ümidi kestim sonunda, affınıza sığınarak bir sigara yaktım, çekildim köşeme. Bizim çocuklar bir saat daha konuştular. Bizimkiler konuştu, o sustu; o konuştu, bizimkiler dinledi. En son bir dal sigara istedi, aldı ve gitti. On altı yaşındaydı, ona göre hayatın anlamını bulmuştu: paraydı. Umarım bir gün zengin olur, işte o zaman yanıldığını fark edecektir.

Bir kız arkadaşım vardı ve onun bir sevgilisi vardı. Belliydi her halinden, çok seviyordu çocuğu. Aşıktı ona, onsuz anlamsızdı hayat. O idi hayatın anlamı. Günümüzde ilişkiler malumunuz, birkaç aya kalmadı ayrıldılar. Şimdilerde hayatın anlamına küfretmekte o arkadaşım.

Bir hocam vardı, dinci değil dindardı, inandığı hayatı yaşıyordu, kimsenin yaşantısına dil uzatmıyordu. Siyasi ideolojiler, fikirler üzerine saatlerce tartışmışızdır. Hiçbir zaman dini karıştırmıyordu siyasete. Din, siyasete âlet edilemeyecek kadar kutsaldı. Ona göre hayatın anlamı, İslam’dı. Kuran’da yazıyordu. Bizim buradaki kilisenin papazına göre ise İncil’deydi hayata dair her şey. O zaman dinüstü bir kavram olmalıydı hayatın anlamı.

Hayatın anlamı şiirde mi? Müzikte mi? Doğada mı? Bir kitapta mı yazıyordu? Lisedeki ilk yılımdan beri sorguluyorum… İlk başta dinde aradım, sonra aşkta, utanarak söylüyorum ki bir ara “hayatın anlamı çok para mı” diye bile düşündüm. Oturdum saatlerce düşündüm, sahilde yürürken düşündüm, arkadaşlarımla çay içerken düşündüm. Sonuç mu? Yine bir olguda olduğunu düşünüyorum. Ama düşünürken varmadım bu düşünceye. Hayatın akışında buldum. Bir akrabam öldü yakın zamanda, Öylece bir anda dikildi karşıma ölüm. Aslında hayatımızda değildi, bitişindeydi bu hayatın sırrı. Belki yanılıyorumdur yine… Bir gün ölüp dirilirsem doğru olup olmadığını anlarım! Yanılıyorsam devam edeceğim düşünmeye. Düşündükçe bulamayacağım, bulamadıkça düşüneceğim. Bu bir sonsuz döngü.

Şimdi bana “Sen ölüm olduğunu düşünüyorsan hayatı anlamış mı oluyorsun?” diye soruyorsanız, ben düzyazı yazmamalıyım demek oluyor bu…

“An gelir
Attila İlhan ölür”