Erdemli Manzaralar

Bir eylül akşamında, zor bir günün ardından o günü değerlendirmek için kahvesini alıp evinin balkonunda rahat sandalyesine oturmuştu Erdem. Balkonu hiçbir manzarayı görmese de, o sandalyede en zor günün yorgunluğunu bile atabilirdi. Zaten manzara neydi ki? İnsanın ufku kadardı gördükleri… Ufku dar olan en engin manzaraya baktığında ne görebilir, diye düşündü karşısındaki duvara bakarken. Erdem’in gördüğü manzarada ise yalnızca gün içinde maruz kaldığı erdemsizlikler vardı.

Gerçekten, diye düşündü, erdem neydi? İnsanlık mıydı, saygı mıydı, hoşgörü müydü, alçakgönüllülük müydü, dürüstlük müydü… Yoksa hepsinin ve daha fazlasının toplamı mıydı?

Karşındaki insanı dinlemek bir erdemdi maalesef: Bu kadar temel bir iletişim kuralı bile bir erdem haline geldi, diye düşündü Erdem. Zira bu kadar temel bir saygı göstergesini bile gösterebilmekten uzak insanlarımız vardı. Gün içinde defalarca maruz kalmıştı bu davranışlara. Hele şu, en çok bağıranın en haklı sayılması meselesi ne olacaktı? Kahvesinden bir yudum aldı. İlgi odağı olduğunda ne yapacağını şaşıranları da aynı kefeye koyabilirdi. Veya çevresindeki insanları küçümseme gibi bir alışkanlığı olanlar erdemden uzak ve ezilerek mi yetişmişlerdi? Aile her şeydir, diye düşündü. Nitekim erdemi önce ailede öğrenirdi insanoğlu. 

Hafif bir akşam rüzgarı esiyordu… Hakikaten dedikodu yapmayan insan var mıydı? “Bugün bana o kişinin dedikodusunu yapan, yarın benimkini başkasına yapmaz mı,” diye düşündü Erdem. Veya kendini Kaf Dağında sanarak geldiği makamla ya da kazandığı parayla övünmek ne derecede erdemsizlikti? Oturduğu koltuğun ve giydiği gömleğin bol geldiği insanın takınacağı tavırdaki erdemsizlik, o koltuğun ve gömleğin dar gelmesine rağmen alçakgönüllülüğünü koruyan insanda yoktu şüphesiz. Bir gün şu sandalyede o ölçüde kültürlü insanlarla karşılaştığına sevinerek oturabilecek miydi? O gün gelir miydi? Bir özlem hissetti içinde Erdem. Bu, erdeme olan bir özlemdi, kültürlülüğe olan özlemdi. Gün yavaş yavaş inmeye başlamıştı.

Akşam inerken düşüncelere dalmıştı iyice… Çalışmadan veya üstündeki işi başkasına atarak kazanmaya çalışanlar, namusuyla veya emeğiyle çalışıp evine ekmek götürenlerden çok daha fazla sayıda mıydı? O kadar da kötümser olma, dedi kendi kendine. Din, insanlara erdemli bir yaşamı öngörmüyor muydu sonuçta? Kahvesinden bir yudum daha aldı. Medeniyet, dedi kendi kendine, tek dişi kalmış canavardır. Ama erdem, dedi, en büyük ihtiyacımızdır. Bu gerçeği saptadıktan sonra biraz daha yayıldı sandalyesine. Herkesin büyük işler yapmasına gerek yok, insan olabilseler yeter, diye düşündü. Elbette insan olmak erdemli olmakla mümkündü. Peki, çevredeki insanların temel görgü kurallarından bile yoksun olmasına rağmen erdemlilik nasıl sağlanacaktı? Bu düşünceyle biraz rahatsız hissetti kendini, kıpırdandı sandalyesinde. Çünkü bütün günü bu görgüsüzlükleri sineye çekmekle geçmişti. Erdemden önce görgüyü öğrenmeleri gerek, diye düşündü. Önce dinlemeyi ve anlamayı öğrenmeleri gerek, söz kesmemeyi öğrenmeleri gerek, önce saygıyı ve hoşgörüyü öğrenmeleri gerek, dedi. Aslında bundan da önce kendilerini keşfetmeleri gerekiyordu. Bunun için yetiştikleri ortamı ve çevrelerini çok kapsamlı şekilde irdelemeleri gerekiyordu. Daha da temele inebilirlerdi, ama önce görgüyü öğrenmelilerdi. Sonra irdelemeye, bilince ve erdeme gelirdi sıra… Kızgın olduğunu fark etti Erdem. İyisi mi Ortaçgil’den “Bu İş Çok Zor Yonca” şarkısını dinlesindi.

Bardağındaki kahvenin son yudumlarını alırken kendine ve insanlara çok yüklenmemesi gerektiğine karar verdi. İş hayatı, okul hayatı, aile hayatı… Hepsi sosyal ilişkilerdi ve çeşit çeşit insan vardı. Ömrü boyunca her bulunduğu konumda her türden insanla karşılaşacaktı. Belki de erdemli ve erdemsiz arasında kitaptan bir duvar vardı, kim bilir? Ve… Değişmeyen tek şey değişimin kendisiydi. Dünya tatlısı bir insan, erdemden yoksun ve saygısız birine dönüşebilirdi; bunu gözleriyle görmüştü. Bu mantıkla bakıldığında, görgüsüz bir insan da erdemli birine dönüşebilirdi. Bu bir umuttu. Artık akşam inmişti, kahvesi bitmişti.

Yaşamaya devam etmeliydi Erdem. Toplumsal ve kişisel mücadelesini unutmayarak, görgüden ve erdemden yoksun olanlara benzemeyerek ve uzak gelecekte de olsa erdemli bir toplumu düşleyerek yaşamaya devam etmeliydi. Yoksa önündeki duvar manzarası nasıl anlamlı hale gelirdi?

Erdem’in hikayesi “Sevgili Çocuğum” için tıkla