Minik Balık

Bir zamanlar gözlerin kapalıydı. Bu sebepten içinde olduğun minik akvaryumu okyanus sandın. O akvaryumda gezindikçe kendini büyük bir kaşif gibi hissettin. Keşfedilecek daha çok yer olduğunu düşündün. Halbuki geçtiğin her yer eskiydi, içtiğin her su, aldığın her nefes eskiydi. Sen bunların hepsini her seferinde yeni sandın. Sonra okyanusun çok sıkıcı olduğuna karar verdin onun minik bir akvaryum olduğunu bilmeden. Camdan duvarlara çarptın ve her şeyi öğrendiğini, okyanusun sonuna geldiğini düşündün. Orada yalnızdın. Bu sebepten arkadaşlığın ne olduğunu hiç bilmedin. Başka balıkların hiç var olmadığını düşündün ve ne bir arkadaşa, ne bir düşmana, ne bir aileye, ne bir öğretmene hiç ihtiyaç duymadın. Varlığını bilmediğin bir şeye nasıl ihtiyaç duyabilirsin ki? Aylar geçti ve en sonunda tüm arayışların, tüm merakın, tüm heyecanın sona erdi. Çünkü sen öğrenmen gerekeni öğrenmiş ve farkına varman gerekenin farkına varmıştın. Bu okyanusun hepsi senindi. Bu uçsuz bucaksız okyanus sadece senin için var olmuştu. Sen buradaki tek ve en önemli şeydin. Senden başka yaşayan hiçbir şey var olmamıştı. Bu yüzden çok özel olduğunu ve bu okyanusun hükümdarı olduğunu düşündün. Bir yerin hükümdarı olmak için orada hükmedilecek birilerinin olması gerekirdi ama sen hükümdar aslında nedir bilmezdin ki.

Sonra bir gün seni okyanusundan çıkardılar. Gözlerin ilk defa açıldı o gün. Ve sen anladın ki, senin görmek dediğin şey aslında siyah bir perdeymiş. 

İlk başta nefes alamadın. Can havliyle kıvrandın ama kimse görmedi. Tekrar alabilince nefes almanın ne kadar önemli olduğunu öğrendin. Ama daha önemlisi benim minik balığım, nefes alamamayı da öğrendin. 

Bu sefer de seni gerçekten bir okyanusa koydular. Ve sen okyanusun aslında çok tuzlu olduğunu öğrendin. Ve bu tuzlu okyanus seni hiç mutlu etmedi. O ilk anlarda efendisi olduğun siyah okyanusunu özlemeye başlamıştın bile. Sonra senden başka balıklar olduğunu öğrendin. Senden az farklı görünen, çok farklı görünen, aynı zamanda sana çok benzeyen sayamadığın kadar balık vardı. Onlar çoktan beridir oradaydılar. Sen hiç onlar gibi değildin. Onlar, onlardan olmayanları aralarına almadılar. 

Senin gibi balıklar da vardı tabi. Onlar da siyah okyanuslardan gelmişlerdi. Ama siz, siyah okyanus balıkları, siz hiç birbirinize yaklaşmadınız. Tuzlu okyanus balıkları gibi birlik olmadınız. Çünkü hepiniz kendi siyah okyanuslarınızın efendileriydiniz. Hükümdarlığını kaybetmiş olmayı kabul edemediniz. Diğer balıkların size gelip kulluk etmesini istediniz ve tabi birbirinizden de beklediniz bunu.

Benim minik balığım, bu tuzlu okyanusta hep üzgündün sen. Bir aile, bir arkadaş, bir öğretmen, bir düşman ne demektir burada öğrendin sen. Ama öğrenmen sana hiç mutluluk getirmedi. Var olduğunu öğrendiğin her şeyin eksikliğini hissetmeye başladın çünkü. Hatta bir düşmanın bile. Ama onlar, benim sevgili balığım, onlar seninle düşman bile olmadılar.

Sonra çok sinirlendin ve okyanusun sonuna gitmek ve orada tek başına yaşamak istedin. Belki sana az da olsa kendi okyanusun gibi hissettirebilirdi. Sonra tüm hızınla yüzmeye başladın. Yüzdün, yüzdün, yüzdün. Günlerce, aylarca yüzdün. Ne kadardır yüzdüğünü unutacak kadar yüzdün. Ama hiçbir şeye çarpmadın. Oysa senin sonsuz okyanusunun sınırları belliydi. Bu tuzlu okyanusta ise bir sınır yoktu ve her yer çok kalabalıktı. Bu nedenle geri dönmeye karar verdin.

Döndüğünde, diğer siyah okyanus balıkları tuzlu su balıklarıyla birlik olmuştu. Sen bu duruma çok sinirlendin. Onları, geldikleri yere ihanet etmekle suçladın. Onlarsa buna hiç aldırmadı. Hükümdarlıklarını da gözden çıkarmışlardı.

Sen, benim zavallı balığım, sen çok kibirli ve öfkeliydin. Aynı zamanda çaresiz, yalnız ve hayal kırıklığı içindeydin. Hem haklıydın, hem de haksızdın. Senin ruhun hiç bu okyanusun dilinden anlamadı ve var olduğunu öğrendiği şeylerin eksikliğini her zaman hissetti. 

Bir gün, minik balığım, herhangi bir sebepten ölecektin ve gözlerin kapandığında siyah okyanusuna kavuştuğunu zannedecektin.