Sineklerin Tanrısı Beni Rahat Bırak

William Golding’in son yüzyılın en etkileyici romanlarından sayılan eseri Sineklerin Tanrısı, yazarın kurgu evrenindeki bir milletler savaşında yaşanan kaza sonucu ıssız bir mercan adasına düşmüş, yaşları 6 ile 12 arasında değişen bir grup İngiliz Çocuğun maceralarını anlatıyor. Evet, bu tanıdık bir hikâye değil mi hepinizin aklına ünlü Mercan Adası romanı da geldi eminim, işte Sineklerin Tanrısı da bu ıssız adadaki güzel çocuklar fikrinin bir kara mizah çeşitlemesi. İkinci Dünya Savaşı’nda gördüğü kıyım ve vahşetin de etkisiyle tüm insanların doğuştan iyi olduğu fikrine olan inancını yitiren yazar, hepimiz gerçekten de Mercan Adası romanındaki gibi çiçek çocuklarsak çevremizde gördüğümüz bunca kötülüğün faili kim diye soruyor. Kitaptaki her bir karakterin, yaşanan olayların ayrı ayrı psikolojik, sosyolojik tahlili yapılabilir; öyle ki, alegorik anlatımı okuyucuda birçok durum ve düşünceyi çağrıştırıcı, zincirleme reaksiyonlar sonucu gelen bir patlama etkisi bırakıyor. Kitabın karakterlerini ve yaşananları uzun uzun anlatıp, okurken alacağınız heyecanı eksiltmek istemem; ancak roman özetle, bir başına kalan bu küçük çocukların zamanla nasıl vahşileştiklerini anlatıyor. “Yok canım… Ben çevremde öyle bir çocuk görmüyorum,” diyenler, kitabın sayfalarında ilerledikçe darp, hırsızlık ve hatta cinayet gibi cürümlerin bile o sözde çok masum çocuk dünyasında nasıl yavaş yavaş yer bulduğunu göreceksiniz. Yazar bize bugün içinde yaşadığımız toplumda gördüğümüz tüm çirkinliklerin nasıl ortaya çıktığını, içimizde nasıl filizlendiğini fark ettiriyor. Gerçekten düşündüğümüz kadar iyi insanlar mıyız? Hepimiz böyle cici çocuklarken nasıl oluyor da savaşlarda milyonlar ölüyor? İşe giderken kimi zaman bilerek ezip geçtiğimiz hayvanlarda, sırf canımız istedi diye kopardığımız çiçeklerde, çıkarlarına ters düşen her şeyi yok eden ve yalnızca kendi benliğine saygı talep eden bir katilin adım sesleri yok mu? 

Toplumda o kadar çok örneği var ki bunun… Cinayete kurban gitmiş kadınların ardından: “O da mini etek giymeseymiş, o saatte orada işi neymiş” diyenler, aslında katille aynı istek ve arzu içinde değiller mi?

Özel eğitim sınıfı öğrencilerine kendi çocuklarıyla aynı okulda eğitim almasınlar diye okul bahçesinde hakaretler yağdıran veliler, bir zamanlar engelli ve hasta bireyleri öldürerek toplumdan silmek isteyen Hitler ile aynı nefret suçunu paylaşmıyor mu?

Sattığı ürüne fiş kesmeyen bizim bakkal, devletten para çalmış olmuyor mu? Öz çocuğunu terbiye maksatlı güzel güzel dövenler aslında kendinden zayıf bir bireye, hükümranlığı altına girme emri vermiş olmuyor mu? Hatta adı bile var dinimiz emretmişmiş: ana-babaya itaat. İtaat, sorgulamaksızın ne dediysem onu yap demek. Emre itaat, ne kadar tanıdık bir kelime değil mi? “Ben şimdi senden üst bir pozisyondayım, canım toplumun bana verdiği yetkiye dayanarak seni istediğim gibi ezeceğim,” demek. Akademik camiadan devlet erkânına, din görevlilerine hatta eşkıyalara kadar hepsinde vardır bu poz. Ben amirim yavrum ne dersem o! Sorgulamak haddine mi düşmüş! Sıradan küçük insanların çoğu bu küçük cinayetleri, hırsızlıkları, birbirine fiziksel ve psikolojik şiddet uygulamayı her gün yapıyor. İçimizdeki bu karanlık, yani Sineklerin Tanrısı hepimize hükmediyor ama eylemlerimizin boyutu statümüz çapında yapabildiklerimizle sınırlı gibi. Gel gelelim toplumun kuralları ve verilmiş statüler aslında insanlığın yine kendi kurduğu bir oyun. Oyun bitse ve biz her türlü sosyal maskemizi çıkarsak acaba Sineklerin Tanrısı bizi bu denli etkileyebilir mi? Para ve ekonomik sistemler olmasa bu kadar çok insan açlıktan ölür müydü? Cübbesini çıkarsa bir avukat, haksız olduğunu bildiği birini yine de savunur muydu? Üniforması olmasa o ABD polisi, George Floyd’u öldürebilir miydi? Din ve kültürce üretilmiş annelik hakkına ya da öğretmen olmanın getirdiği statüye sığınmasa bir insan, içinden gelerek bir çocuğa vurabilir mi? 

Maskelerimiz olmasa neye, ne kadar cesaret edebilirdik? Daha mı az, daha mı fazla? İçimizde sadece Sineklerin Tanrısı mı var? Sağduyu ve aydınlığın tanrısı da yok mu?  İşte roman da tam burada bitiyor. Yazar öyle güzel bir yerde bırakıyor ki siz düşünüyorsunuz karanlık ve aydınlık nerede başlayıp bitiyor, bu ikilem arasında vicdanlarımız neyle teskin oluyor.

Bence burada insan olmanın sorumluluğu başlıyor. Akıl ve vicdanla seçmek, cesaretle yaptıklarımızın sonuçları ile gerçeklikten kopmadan yüzleşmek gerek. Kolay değil. Özgürce düşünmek, karşılık beklemeden sevmek, birine güvenmek, çevrenin tutumuna ne diyeceğine aldırmadan içinden geldiği gibi davranmak velhasıl yaşamak yürek ister. Kimde var o cesaret! Belki birbirimize destek olabiliriz. Aydınlık taraflarımıza daha çok yatırım yapıp, birlikte üreterek, paylaşarak,  her insanın içinde gölgeler olduğunu bilmeye rağmen birbirimizin içindeki aydınlığa güvenerek daha başka yaşayabiliriz.